Sinan Çetin: bir sınıf neferi!

80 sonrasında Reagan ve Thatcher ile başlayan yeni neo-liberal dalga, yeniden devleti küçültmekten bahsediyordu. Buradaki temel hedef; ücretler üzerindeki baskının artırılması, ihracata dönük bir ekonominin benimsenmesi, emek piyasasının dış etkiye açılması üzerinden sınıfın tarihsel kazanımlarının geri alınmasını hedefleyen küresel sermayenin yeni sınıf savaşı atağıydı. Darbe sonrasına yerleşen Özal, bir bir bu görüşleri uygulamaya koydu ve tabii ki uyanıklar zengin olmaya başladı.

Aynı Türkiye ve Dünya tarihinde olduğu gibi, Sinan Çetin’in özel mi özel tarihinde de aynı kırılma ve dönüşüm yaşandı, 80 sonrası Sinan Çetin söylemi doğrudan büyük sermayenin söylemi olmaya başladı. Sinan Çetin, sinema içinde göremeyeceğimiz, ama sinemayı temsil eden önemli bir figür ve sonuçta medyada sinemaya bakışı belirleyebilecek önemli aktör olarak çıktığından, doğal olarak yazı konusu, e gündemi de yine epey meşgul etmekte…

Adamımız, mükemmel sapma kabiliyetine sahip, lise yıllarında “solcu” şimdilerde ise büyük AKP sempatizanı… Zeki Ökten’in Hanzo filminde asistanlık yaparak başlıyor sinema hayatına . Ve sonra para kazanabileceği, sıkıldığında yüksek geliriyle uzun metrajlarına kaynak olabileceği reklam filmleri çekmeye başlıyor, TV programlarında kayıpları bulup, sahte gözyaşları döküyor.

Mülk edinmenin ve paranın gerekliliğini her röportajında vurgulayan, süper manevra kabiliyetine sahip bir “yönetmen”… Plato Film’in patronu; sanat filmi yapanlar aptaldır, kendini ifade edemeyenler sanat filmlerine başvurur gibi küçümseyen, sinemadan ne anladığını ortaya koyan bir söylemle çıkıyor karşımıza. Yönetmenliğin bir ıstırap olduğunu, yönetmenlikten zevk alanlara da şaşırdığını da ağzından düşürmüyor ve bütün bunlara rağmen hala 2011 yapımı Kağıt filminin mottosuna “Her yasak kendi isyancısını doğurur” yazabiliyor, enteresan değil mi?

2007’de AKP için reklam filmleri çeken Sinan Çetin; güya Propaganda filmiyle otoriteleri eleştiriyor, kısaca filme değinelim; Kemal Sunal’ın canlandırdığı Mehdi karakteri yıllar sonra kasabasına gümrük muhafaza müdürü olarak atanıyor ve kasabanın ortasına “yüksek yerler” in emriyle bir çit çekiyor, yıllardır beraber yaşayan kasabalıların hayatları bir anda alt üst oluveriyor dostluklar, aşklar yara alıyor. Sinan Çetin bu filmde merkezi otoriteye ısrarla muhalefet ettiğini söylüyor ama düşünceleriyle ve verdiği röportajlarla çelişkiye düşüyor. Anarşizan bir tavır takındığını üzerinden çıkarmadığı siyah tişörtüyle açıklamaya çalışıyor ve yine bir röportajında; ”Benim kilometre taşım şu: Bir gün oturup neyi sevip, neyi sevmediğimi alt alta yazdım. Sevdiklerim şunlardı: Gitar, müzik, dans, plajlar, güzel kızlar, voleybol, mimari, resim, sinema, Hollywood, para kazanmak, lüks, güzel arabalar, güzel kitaplar... Ben bunları hayatımda istiyorum dedim. Topladım, iki nokta üst üste koydum, sonuçta çıkan şuydu: Kapitalizm..” diyor.

Mevcut iktidara (kaldı ki zamanında Tansu Çiller’e de) bu kadar yakın birinin yasaklarla bir alıp veremediği olduğunu düşünmüyoruz biz oysa… Propaganda filminde de Komiser Şekspir filminde de küçülmesi gereken devleti, baskıcı devleti konu alıyor devletin bu baskısı ne hikmete Sinan Çetin’e hiç uğramıyor bu baskıya uğrayanlar onun nefret ettiği ülkesinin ezilen alt sınıfları, cesur politik önderleri oluyor. Panzerler altında kalanlar, olağanüstü halle her gün karşı karşıya olanlar, Sinan Çetin’in yalnızca yıllar öncesinden kalan bilinçaltında kalmış olanlar (o nefret ettiği bilinçaltı).

Çektiği, Mutlu Ol! Bu Bir Emirdir adlı kısa filminde de köyde türküler söyleyen bir ailenin evine bir tabur asker giriyor ve söyledikleri türküleri kesmelerini, Mozart, Beethoven dinlemelerini emrediyorlar silahlar eşliğinde. Bu kısa filmde eleştirdiğinin otorite olduğunu yine ısrarla savunuyor oysa bizim bildiğimiz Sinan Çetin köylülerden nefret ediyor, peki bu kısa filmi neden çekiyor? O tabur tabur asker Sinan Çetin’i mi hedef alıyor, ona bir zararı dokunmuş mu? O askerler, o otoriteler 80 darbesiyle Sinan Çetin’i yarattı aslında, o askerler Sinan Çetin kimliğini bulurken asgari ücret bekçisi oldular. Şimdilerde Plato Film’de Sinan Çetin, asgari ücretle devletin işsiz bıraktığı iletişim fakültesi öğrencilerinin emeklerini sabahlara kadar montaj atölyelerinde sömürsün diye. Yaptığı filmlere de politik diyebiliyor yine aynı samimiyetsizlikle!

Yıllardır Türkiye sinemasına 11 uzun metraj film “bahşeden” Sinan Çetin Prenses adlı ”politik” filmini solcu gençlere bir ağabey sıcaklığıyla sunuyor ve şu tavsiyede bulunuyor; ”boktan bir fikir uğruna ölmeyin yazık hayatınıza” ardından da Deniz Gezmiş’e üzüldüğünü, ölmeseydi ülkesine yararlı biri olacağını ekliyor. İşte bu ölümün, yüzeyde eleştiriyormuş gibi göründüğü o tabur tabur askerlerle, o takım takım polislerle, o bahsettiği otorite ile bağlantısını bu noktada hiç kurmuyor eski “solcu”. Çektiği filmler kendine göre politik sayılıyor oysa kendisinin de sık sık vurguladığı gibi onun kaygısı; filmin ne kadar para getireceğinde çünkü parayı, güzel kadınları, lüksü kısacası kapitalizmi seviyor ve yönetmenliği de sinemayı da elinden başka bir iş gelmediği için yaptığını söylüyor.

Ülkesinin alt sınıflarından yani onun tabiriyle; “köylülerden ve fakirlerden” nefret ettiğini belirterek politik film yaptığını söylüyorsa, bu doğrudur politiktir. Artık geldiği sınıfın değil, olduğu ve olmaya çalıştığı sınıfın bir politik sınıf savaşçısıdır.
Demet Şöhret