
'Sanatın dış gerçeklik'le bağı ve meta fetişizmi ağı
Bu yazıyı, 31 Mayıs’ta Hopa’da polisin saldırısı sonucu
yaşamını yitiren ÖDP üyesi Metin Lokumcu’ya adıyorum.
Her sanat üreticisi/ürünü, dış gerçeklikten belli bir tarzda, daha doğrusu kendi tarzı doğrultusunda belli bir seçim yapar ve o seçimiyle beraber dış gerçekliğin bir parçasını yakalayıp onu, kendi estetiği içinde yoğurarak bize sunar. Sanat üreticisi/ürünü bunu yaparken, dış gerçeklik formunu bozar ve o 'bozum'un üzerine, yarattığı imgeler yoluyla öznel formunu yerleştirir. Kuşkusuz o sanat ürününün ortaya koyduğu şey, dış gerçekliğin seçilmiş parçalarıyla yapılan duy(g)usal bir denemedir. Ama öte yandan dış gerçekliğin ana kaynağı olan dünyanın biçimsel-duy(g)usal form yoluyla bozulabilmesi için yalnızca duy(g)usal yani öznel olmayan yapıya değil, aynı zamanda içeriksel-mantıki yani nesnel bir yapıya da sahip olunması gerekir. Yani, içinde barındırdığı tüm estetik imgeler-simgeler yoluyla alımlayıcısına iletisini aktarmak isteyen bir sanatsal sunumun, dış gerçeklikle doğrusal bir uyumluluk göstermediği sürece ayaklarının havada kalması kaçınılmazdır.
İşte bu doğrusal uyumluluktur ki, alımlayıcının o eserle temas kurma anından sonra, (gerçeklikte içinde yaşadığı) dış dünyaya bir başka şekilde bakmasını sağlar. Evet, o eserle temas edilmeden önce de dış dünya 'aynı' dış dünyadır ama eser üzerinden alımlayıcıda oluş(turul)an algı, yine aynı alımlayıcı açısından o 'aynı' dünyanın farklılaşmış-estetik kazanmış halidir artık.
Taş Devri’nde birey, ancak kendi bilincindeydi ve ilk(s)el sanatında yaratımına konu olan nesnenin algılanmasına doğrudan, sıkı sıkıya bağlıydı. Bu nedenle, ilkel insan o doğal nesneyi (örneğin hayvanı) hiçbir değişime uğratmadan taklit ederdi. Çünkü o nesne, ilkel insan tarafından yalnızca ve yalnızca gözlenmekteydi. Öte yandan tragedyanın doğuş anının, Antik Yunan’ın, kabile formundan çıkıp sınıfların daha doğrusu toplumsal işbölümünün nüve halinde kendini göstermeye başladığı bir forma doğru evrildiği dönemine denk düştüğünü görürüz. Antik Yunan’da tragedyanın doğuşunu (Aiskhylos, Sophokles, Euripides) tarihselliği içinde izleyip Elizabeth Tiyatrosu’na (Webster, Marlow, Shakespeare) vardığımızda ise burada sadece teatral değil, aynı zamanda sınıfsal bir gelişim ve bu gelişime paralel bir çakışma da gözlemleriz. Söz konusu çakışma; teatral alanda kolektiviteden yani sahne üzeri ve ardılındaki ortak yaratımdan bireyselliğe yani star sistemine doğru yol alan evrimle ve toplumsal üretim alanında ise ev ekonomisi-lonca sistemli kolektivizasyondan uzmanlaşma temelli bireysel olana geçişin evriminde gösterir kendini. Ve nihayetinde bu çakışma, “Komünist Parti Manifestosu”nda dillendirilen “burjuvazinin, kendi hayalindekine benzer bir dünya yaratma” amacıyla eşgüdümlü olarak ortaya koyup ‘gerçek’ler kendini ve bu ‘gerçek’lik üzerinden de kendi dış gerçeklik-dünya hayalini yaratır.
Oysa ki dış gerçeklikten kopmamış sanat üreticisi/ürünü, o dış gerçekliği kendi anlatım formuyla aktarırken alımlayıcıya, kendi hakkında bir şeyler söyler. Biliriz, hiç kimse kendine doğrudan doğruya bakamaz ama sanat üreticisi/ürünü bize öyle bir yansıma tutar ki, o yansımanın içinde kendimizi (belki olduğumuz gibi bire bir değil ama) toplum aracılığıyla gerçeklikle ilişki içinde bulur ve bu gerçek olan gerçekliği alımlarız.
Marx, “Kapital”de meta fetişizmi üzerine (olabildiğince özetleyerek aktaracağım) şunları söyler:
“Bir meta, ilk bakışta, kolayca anlaşılan sıradan bir şey gibi görünür. (…) İnsanın, kendi faaliyeti aracılığıyla, doğadaki maddelerin biçimlerini kendisi için yararlı olacak şekilde değiştirdiği gün gibi açık bir şeydir. Örneğin, tahtadan bir masa yapıldığında, tahtanın biçimi değiştirilmiş olur. Ama masa, yine bir tahta, sıradan bir doğal şey olarak kalır. Ama meta kisvesine bürünür bürünmez, doğal bir şey olmaktan çıkar, duyularla kavranamayan bir şey olur. (…) Meta biçimini alır almaz, emek ürününün anlaşılmaz bir karakter kazanması nereden kaynaklanıyor? Açık şekilde, bu biçimin kendisinden. (…)
Meta biçiminin esrarlı bir şey oluşunun nedeni, basitçe, insanlara, kendi emeklerinin toplumsal niteliğini, emek ürünlerinin nesnel nitelikleri olarak, bu şeylerin toplumsal doğal özellikleri olarak yansıtması ve dolayısıyla, üreticilerle toplam emek arasındaki toplumsal ilişkiyi de, şeyler arasındaki, üreticilerin dışında var olan bir toplumsal ilişki olarak göstermesidir. Emek ürünlerinin metalar, yani duyusal olarak algılanamaz ya da toplumsal şeyler haline gelmesinin nedeni işte budur.”
Nihayetinde, sanat ürünü de bir emek ürünüdür ve kapitalist ilişkiler ağı-düşünselliği içinde kaldığı sürece o ürün de bir meta derekesine düş(ürül)müştür ve tam da bu nedenle “meta fetişizmi” denen o girdabın içinde dönenip durmaktadır.
İçine doğduğu ve aslında bizzat onun bir parçası olduğu kapitalist işbölümü-ilişkiler çerçevesinde mevcut tüm çelişkileri aynen bağrında taşıyan burjuva kültürü, tam da bu yapısı gereği özgürleşmeye öncü olacağı yerde, önleyici bir rol oynar. Bu kültürün beslediği anlayış-ekol (örneğin sürrealizm), burjuva kategoriler içinde kaldığı sürece “meta fetişizmi” olarak ortaya çıkan öz'e karşı bir tepkinin başat temsilcilerinden biri olmaktan öteye geçemez. Çünkü öz'ü pazarlanabilir yapan ve ona bir “değişim değeri” atfeden toplumsal biçimler, kendi içlerinde uçlar ama ağırlıklı olarak soyut uçlar-sanatlar olarak 'değer'lenip ortaya çıkarlar.
“Yanılsama ve Gerçeklik” adlı eserinde Christopher Caudwell “kendisini önünde sonunda toplumsal biçimlerin kölesi olmuş, dolayısıyla halen 'pazara bağlanmış' olarak bulan burjuva başkaldırısı, dış dünyanın kişisel ve bilinçsiz olduğu düş dünyasına kaçmaya çalışır... Uyanmamış olan proletaryanın afyonu, burjuvazinin kısır başkaldırı peşindeki alt tabakasının fantastik özlemleriyle karışır” diyor.
Proletaryanın afyonunun patladığı an; aynı zamanda, hayatın ve o hayat içinde yer bulan tüm sanatların meta fetişizminin ağından kurtulacağı ve dış gerçeklikle doğrusal uyumluluğunun başlayacağı an olacaktır.
Nedim Serkan Durak





