'Özne'nin peşinde

Çürüme ve çözülme; günümüz dünyasının, anın karakterinin saptanmasında önemli iki kavram olarak karşımıza çıkıyordu. Özellikle artık nasıl bir dünyanın içinde soluk aldığımız sorusunun yanıtı arandığında; “çözülüş,” 18. yüzyıldan başlayarak Aydınlanma ve özgürleşme mücadelesi ile başlayıp 1917 sosyalist devrimiyle doruğa çıkan insanlık atılımının 20. yüzyılın son on yılında dağılmasıyla sonlanan bir insanlık ve ahlak anlayışının biçimlendirdiği toplumları anlatırken “çürüme”, çözülüş toplumlarının ortaya çıkardığı “bireyi” içeriyordu. Bu yeniden inşa edilen ve örgütlenmeye çalışılan küresel toplumsal yapılar ve bireyine ait sanatsa “çöküş”le (dekadan ve kitch'le) biçimlendiriliyordu. Dekadanın, çöküşün sanatını tanımlamak için ilk kullanıldığı zaman diliminden, bugün kitch'i de içererek farklılaşması, küresel dünyanın ve bu dünyanın hegemonya inşasında kullanılacak bir “yalan makinesi”ne, aygıta dönüşmesinden kaynaklanıyordu. Hegemonya devrimler çağında da sanatı benzer bir aygıta dönüştürmeye çalışmış, bunu önemli ölçüde başarmış ama yine de sanatçılarca da büyük bir direnişle karşılaşıyordu. Bugünün küresel toplumlarında bu aygıtlaştırma “teknolojik devrimin” ve “renkli devrimlerin” ortaya çıkardığı gücü de yanına alarak geçmiş yüzyılların direnciyle karşılaşmadan başarılıyordu. Öyleyse “çürüme, çözülme” ve “çöküş” döneminde sanat, devrimler çağının ortaya çıkardığı “özne”nin anlatımından farklı olarak “birey”i kutsayarak onu da içinde yaşadığı dünya gibi aygıtlaştırarak (Belki de araçsallaştırarak...) bir faşizm inşa etti.

“Çürüme ve Çözülme – Dünyanın sonuna dair şiirler (2006-2008)” (1) kitabının şairi Ergin Yıldızoğlu bu faşizmin inşası sürecinde yazdığı şiirlerinde “bireyi” anlatarak “özne”nin peşine düşüyordu. Yitirilmiş bir özneyi karşıtını anlatmadan bulamazdı. Günümüzün yitik öznesi her gün karşımıza çıkan bireyinde içerilmiyordu artık. Hayır, bu özne günümüz bireyinin dönüşümüyle ortaya çıkacak bir bütün olmayacaktı yepyeni bir toplumsal sıçrayışın sonucu olarak var olabilirdi. O bir dünya kurmuyor, var olan, çözülme ve çöküş halindeki dünyanın “özne”sini arıyor. Bir yazısında da özne ile birey arasındaki farkı şu şekilde anlatıyordu:

“İnsan verili yapıya (Vurgular E. Y.) uymadığında özne olur, duruşunu ölümü de göze alarak koruduğunda özne kalmaya devam eder. Birey 'yapıya' aittir, tümüyle uyumlu. Bugün yüceltilen özne değil birey; salt kendi hazlarına ve mutluluk istencine kilitlenmiş birey. Bugün bu insanı insan yapan özellik aşağı görülüyor, hatta uzun bir süredir alay konusudur.

Halbuki tarih, inançları için savaşanları ve ölenleri anımsar, bir de hainleri. Yaşamlarında kendi bencil hazları ve mutluluk fantezileri dışında hiçbir amaç için savaşmayanların yeriyse Dante'nin ölümsüz yapıtı 'İnferno' da betimlediği gibi cehennemdir. (...) 'Onlar' der Dante 'Aslında hiç yaşamamış mutsuz insanlardır.'

Dünya uzun bir süredir, daha kesin konuşmak gerekirse 1980'lerden bu yana gittikçe artan ölçüde bireyleşen, insanlarla dolu... Bireylerden oluşmuş sürüler, bireysel hazları ve mutluluk (aşk ya da para) fantezilerinin peşinde koşuyor.” (2)

Yıldızoğlu başka bir yazısındaysa günümüz dünyasını bir imparatorluk ve hegemonya, yeni ortaçağ olarak saptadıktan sonra tam Aydınlanma'nın içinden gelen bir yanıt veriyordu: “Ama bu dünyayı kabul edip etmemek de yine insanların elinde.” (3)

Tarih yoksa özne de yoktur

Çürüme ve Çözülme”de “Anabasis, ama henüz değil” şiirinde tarihin içinde varlık bulmuş “özne”nin nasıl büyük bir şiddetle “birey” dönüştürüldüğünü anlatıyordu. “Bir özne değildi artık bir bireye dönüştü." (s. 46) Burada söz konusu olan bir zamanlar birer özne olarak var olabilmiş insanların nasıl bireyleştiğine dair çelişkinin ortaya konmuş olması önemli. Çünkü tarih bir yerden sonra kopmaz ve koptuğu yerde bırakarak öteki uçta başlamaz. Geçiş dönemi insanları “devrimler çağının” bir anında var olmuş olabilir ya da içinde yaşamadıkları bir tarihsel dönemi içinde bir özneymiş gibi içselleştirebilir. Her iki durumda da hem tarihin hem de bugünde içerilmiş izlerinin kazınması gerekiyordu. Bu özneler nasıl bireyleştirilecekti peki:

“Aldırma, yalnız değilsin
Yaslan çoğunluğun yumuşak yastığına
Her gün yeniden sergilenen 'gösteriyi” izle
Yalnızca anı düşün
Rüzgarda uçuşan saçlarının kokusunu reklamlardaki
kadınların
Ya da bir türlü satın alamadığın 4x4'ü
İyimser ol, pozitif yaklaş, yapıcı eleştiri falan
Sonu gelmez soruları sormaktan vazgeç...”
(Esin perisine II, s. 9)

Sonu gelmez soruları sormak, aramak ve dünya üzerine düşünmek öznenin özellikleridir ve bütün bu ussal ve aynı anlama gelmek üzere içsel edimlerden vazgeçmek demek varlığın da tarihsizleştirilmesi anlamını içeriyordu. Yoksa küresel toplumun bireyleşmiş insanı şu dizelerde anlatılan kentte yaşamaya ya da bu kenti uzaktan da olsa seyretmeye nasıl katlanabilirdi?

“Kükürt tozuna bulanmış kırmızı koridorunda güneşin
Bir bebek, bez bebeğine sarılmış hareketsiz bekliyor
-Bir diğeri yüzükoyun yanmış toprağın üzerinde
Hangisi bebek, hangisi bez belli değil
Cehennemin kapıları açılmış başının üzerinde
Siyah metal canavarlar uçuyor ağızlarından ateş saçarak...
Kediler ve köpekler, sıçanlarla birlikte sahiplerini yiyor-”
(Bazı kentler, s.11)

Ya da pozitif olmadan şu 'gösteri'yi nasıl seyredeceklerdi:

“İnsanlar geçiyor önümden, ayak bilekleri erimiş asfalta yapışmış.” (Etoile Restaurant, s. 10)

“(...) olmayan ayaklarına bakarak sürünüyorlar” (Dediğin gibi olsun, s. 23)

Ergin Yıldızoğlu'nun şiirinde ağırlıklı olarak tarih -yani zaman- ve insanın bu zaman -yani tarih- içindeki ağırlığı birinin ötekine göre “geçiciliği” vurgulanarak ortaya çıkarılıyordu ki bu da sürekli “tarih”e dolayısıyla “belleğe” gönderme içeriyordu. Sabit ile geçici olan arasındaki ilişkinin diyalektik bir ilişki olmasının ve bu çelişkinin kalıcılığının aynı zamanda özne ile birey arasındaki ilişkinin bir soyutlaması olmasından kaynaklanmaktaydı:

“asfalt ve kar
zaman ve insan”
(Bir... s .15)

Veya Sessizlik 1 ve Sessizlik 2 şiirlerinde yazıldığı gibi anda gerçekleşen bir olayın, Yıldızoğlu'nun (Müdahale eden bir özne olarak) şiire girmesi ve sonra da tekrar olayın kendi akışına dönmesi (Bu şiirlerde sessizliğe..) aynı sabit ve geçici arasındaki çelişkiye göndermede bulunması bütün içerikleriyle tarihe, özneye ve belleğe hem bir şair hem de bir özne olarak müdahalesi anlamını taşıyordu.

Bu tarihsel olan ile (Öznede tarihsel bilence...) bugün arasındaki (Sabit ile geçici olan...) ilişkinin en yoğun olarak kullanıldığı ve bir şiirsel anlatım yöntemi olarak şiirimize kazandırıldığı şiirin ise Conquistadors (Üç Konto) (s. 25):

“İşte yine her yerde 'ortası delinmiş bayraklar” (s.25)

1990'larda sosyalizmin “çözülürken” gösterilere katılanlar sosyalist ülke bayraklarının üstündeki komünist simgeleri keser bayrakları öyle sallardı. İşte bu “gösteri” (Sabit) bulunduğu zaman diliminden çıkıp daha birkaç zaman önce (Geçici) gerçekleşen (Sabit olmaya aday.) bir başka 'gösteri'yle buluşuyordu: “İstediğimiz kadar hızla öldüremiyoruz.” (s. 25) Donald Rumsfeld, Kongre'de Irak işgalinde savaşın neden uzun sürdüğünü anlatırken bu sözü söylüyordu. İşte tam burada tarih (Sabit) biraz daha geriye gidiyor ve beyaz adamın Amerika kıtasına çıkışına dönüyoruz. Uzak geçmiş, yakın geçmiş ve bugün yani gelecekte tarihleşerek sabitleşecek ana şairce fırlatılıp oradan bugüne bakmak “vahşetin” dolayısıyla bireyleşmenin sürekliliğini anlatıyordu bize.

Şiirin ikinci bölümünün birinci kısmında ise bu kez Türkiye'nin altmışlı ve yetmişli yıllarına (Devrimci çağa belki de.) gönderiliyoruz. Burada salatalık satarak hayatını kazanan Çingene İbrahim'e rastlıyoruz.

“Altıncı Filo neydi? Neden şimdi İstanbul'da
İbrahim... O ölene kadar salata satmaya devam etti”.
(s.29)

Ancak şiirin burasında şair bizi ilk bölümdeki kadar güçlü bir şekilde fırlatamıyordu tarihin o anına çünkü burada bu gidiş ve gelişler için seçilen tarihsel gösteri ilk bölümde sürekliliği vurgulanan vahşetin yıkıcılığını duyumsatmıyorlardı. Sabit ile geçici arasındaki ilişkiyi anlatmak için seçilen simgeler, bütün o döneme ilişkin anlatıla anlatıla tüketilmiş sıradan “an”lardan seçilmişti:

“Sokaklarda işçiler yürüyordu, Cariter Latin'de öğrenciler...
Artık aşk şiirleri okumanın alemi yoktu
Demlik demlik çay, paket paket Birinci sabaha kadar
'Fransız Onlusu'ndan bıktım be, hep donumun içine düşüyor.”
(s.30)

Birinci sigarası, aşk ve devrimci örgüt ikilemi, çay vb. sıradan göndermeler şiirin ilk bölümündeki gerilimli uyarışı yapamıyordu. Yukarıda sözünü ettiğim gibi bu önemli tarihsel döneme ilişkin göndermeler altmışların sonu yetmişlerin başında Salatacı İbrahim'e varırken yetmişlerde şairin kendisine dönüyor. Şair sıradan bir kalıp olarak “aşk ve devrimcilik” ilişkisiyle, yine o dönemi anlatırken çok sıradan (ve giderek pejorative) simgeler haline dönüşmüş “çay-Birinci, sabaha kadar sohbetlerde süren devrim, tabanca ve don” anlatımları şiirin önceki bölümlerinde “tarihsel gidiş ve gelişler”deki insan tarihi açısından trajik sabitlerin çok uzağında kalıyor ve örtüşmüyordu. Bu örtüşmemenin birinci nedeni, anlatılanın -genel bir tarihsel iletiden yola çıkarak, şairin kendisine dönmesi ve bunu çok sıradan (giderek pejorative) simgelerle yapmasıydı. Sonuçta şair kendisini tarihin belli bir noktasında anlatırken bütün kitap boyunca peşine düştüğü “özne”den çok “birey” kalmasından kalmasından kaynaklanıyordu. İkinci olarak da şair bu bölümde bu kadar sıradan göndermelere sıkışınca Salatacı İbrahim ve Bakkal Mustafa'nın boşlukta kalmasına yol açmıştı. Oysa şair tarihin içindeki bu “sıradan öznelerle” sarkacın salınımını sürdürmeliydi.

Şiirin üçüncü bölümündeyse artık tamamen bugüne (Sabitleşmeye aday ana...) dönüyoruz ve şiir tekrar o ilk bölümündeki yüksek ritimini ve gerilimini kazanıyor.

“Çok uzun zaman geçti-Şimdi,
Herkes kendi çeşmesinin başında
-Ruhlar sanki olasılıklarını kaybetmiş
Anlıkta, artık zamanın da tortusu kalmıyor."
(s.31)

Üç Kanto şiirindeyse:

“Halbuki, Ekim'de çiçek açmıştı kestane ağaçları
Üzerine 17 toplantı yapıldı Davos'ta bu yıl”
(s.38) dizeleriyle kurulan başka ve oldukça çarpıcı bir tarihselleştirmeyle karşılaşıyoruz. Ekim ayının büyük yazılması ve toplantı sayısının rakamla (17) yazılması Ekim 1917'ye gönderiyor bizi. Kapitalizmin “aklı”nın her yıl gerçekleştirdiği bu “doruk” ile ezilenlerin tarihi “değiştirdiği” dönemsellik arasında kurulan bu bağa ulaşmak diyalektik aklın -söz konusu olan şiir olduğuna göre “söz”ün- yarattığı duygusal çağrışımın, dolayısıyla da aklın ve sözün insani derinliğinin somutlanmasıdır.

Sonuç

Şiirimizin sözcük sözcük yazılarak sadece kendine ait bir geçici anda 'gösteri'ye katılmaya çalışması onu 'özne'nin değil tam da Ergin Yıldızoğlu'nun şiirlerinde çizdiği bireyin duyarlılığını aramasından kaynaklanıyordu. Bu birey güvensiz ve tarihsiz olduğu için de şair bütünsel anlamda tarihin dolayısıyla öznenin gücünü artık anımsamıyordu. Şair bireyleşmişse şiiri ne olacaktı ki.

Yıldızoğlu'nun 'Çürüme ve Çözülme'si bir sürekliliğin ve bu süreklilik içindeki öznenin devrimci varoluş çabasına yapılmış çok önemli vurgu. Devrim yoksa tarih de özne de yoktur.
Nihat Ateş

1. ErginYıldızoğlu, Çürüme ve Çözülme -Dünyanın sonuna dair şiirler- (2006-2008) Pan Yayıncılık, Ocak 2009
2. Cumhuriyet, 28 Mart 2007, s.4
3. Cumhuriyet, 17 Ocak 2011, s.4