
Birkaç Parlak Tohum / Deneme / Omur Sezer
Boşlukta salınmak derken bir ipin ucunda sallanmayı kast etmiyorsunuz değil mi? Bu gezegende boşlukta salınabilmek pek mümkün değil, toprak izin vermiyor. Tutunmak zorundasınız ayaklarınız altında boşluk olsun istiyorsanız. Ama bir süre sonra toprak hisseder yokluğunuzu, ya yorulur kollarınız, ya da çürür boynunuz, düşersiniz. Düşmek derken, yo yoo boşlukta salınmak değil, tam kucağına toprağın.
Bir akbaba gibi dolaşıyorum beynimin üzerinde. Kenarda köşede unutulmak üzere ne kalmışsa son anda tutup kuyruğundan atıyorum ortalığa. Ağzımın suyu akıyor, sevmiyorum bu halimi. Oysa bir Yunan müziği çalsa, ocakta su kaynasa kahve için, ben neden bilmem üstelik öğlenin bu saatinde sarhoş olsam. Belki de gülümsemeli akşamdan yağmış yağmur birikintilerine gündüz vaktinde, işte bu kadar demeli.
….
-Bu ürkek adımlardan ve bu kıyılardan hiçbir zaman kurtulamayacağını biliyorsun değil mi. Yalnızca geçici süreliğine unutabilirsin.
-Evet evet bunu biliyorum, geçici sarhoşluklar içinde gizleniyorum. Her şeyi biliyorum, görüyorum, anlıyorum ama sonra tatlı bir boşlukta dans ederken unutuyorum.
-Sonra yine soğuk dikenli teli hissedeceksin parmaklarının arasında. Birkaç kar tanesi düşecek elinin üzerine, rüzgâr dokunup geçmeyecek jilet gibi kesecek, yüzün soğuktan kıpkırmızı, gözlerin sulanmış, derin bir nefes alıp, ayağınla biraz daha ezeceksin ıslak otları.
Kahretsin!
Kocaman yeşil bir arazi önümde, parmaklarımın arasında soğuk demir. Sırtımı bir çite dayamışım, ne var arkasında bilmek istemiyorum. Baktığım yer yeşil otlarla kaplı boş arazi, ben ne koyarsam üzerine onu göreceğim. Sonrasını göremiyorum. Soğuk hava, çekip kopartıyor ince damarlarını geçtiği yerlerin. Kanın sıcaklığı kısa sürüyor.
Beni yokluğa uçur, olmayana götür beni. Biliyorum bunlar bir sarhoşun sözleri. O zaman hızlı ol kısa sürüyor sarhoşluklar, bir damla kan gibi. Zayıflık insana dair diyor şair. Ben şair değilim ki. Anlamıyorum ne dediğini. Tek başına bir bankta, soğuktan morarmaya başlamış parmaklar arasına sıkıştırılmış bir parça ekmeği tek başına yemeye çalışırken, çatlamış dudaklardan kan sızıyor, kandan önce düşüyor yere ekmek kırıntıları, birkaç serçe koşup geliyor. Serçelerin heyecanlı kanatları, gençliğini yitirmiş bir bedenin sulanmış gözleri. Belki soğuktan, belki denizin mavisinden. Denizin mavisi ne güzel olur ayazda, dikenlerle kaplı bir güzellik. Oturup ağlayamam yanında, yemeğinden hemen sonra anlatacağın her hikâyeye ağlayabilirim oysa. Ama yalnızca geçerim oradan, ayazın ortasında insanlık, sinek kanadına benzeyen mum alevi. Ama bildiğim acı çekildiği.
Ayazın ortasında yanan insanlık alevi, ısınıyor musunuz?
Zamanın güven veren eli, beynimin onaylayan dili, neyse ki yalnız bırakmıyor beni, yumuşak, tatlı bir boşlukta yeniden yazıyorum her şeyi, eller eldivenli, gözler sürmeli. Sonra unutuyorum hatırlamak üzere.
Sen sabit dur, ama sakın düşmemize izin verme, ben bir elimle sana tutunayım, boşta kalan elimle sarkıp uzanayım, kanat uçlarının gri yumuşaklığına dokunmaya çalışayım, rüzgar hafif vursun yüzüme sonra uzaklaşsın ve ben döneyim aniden haykırayım yüzüne; eğer bir adım atmış olsaydın tam da dokunacaktım!
Ben sana güvenerek aşağıladım kendimi, senin buna dur diyeceğini umarak, bu da beynimin küçük oyunlarından biri idi, ama sen susuyorsun, ben kendimi doğruyorum, kimseye lazım olmayan bir an, bir masal, yorgun ve ucuz bir yalan yaratıyoruz. Seyircisiz bir film, elinde bilet uyuya kalan bir seyirci.
Sen hangisine inanıyorsun dedi kadın. Üzerini örtüp kaygan bir karanlıkla toprağa dönüşmesini mi beklemeli, yoksa karartıp gözleri keskin dillerle güneşin altına mı sermeli. Bilmiyorum ne yapmalı. Bilmediğim, arada bir gündüz vakti, oturduğum yerden hiç kıpırdaman iliştiğim deniz kenarları var. Bilmiyorum nasıl gitmeli, ya da gitmeli mi.
Bence bu yazıların hepsi boşlukta. Ama düşün ki boynuna geçirilmiş ilmek ve ölmeden hemen önce yazılmakta, salınırken boşlukta.
Gözlüğünün üzerinden ters ters bakıyor bana, bir taraftan devam ediyor örgüsüne, su diyor kaynamak üzere.
Her dün parlamıyor ki, kararıyor, kokuyor bazıları çürük bezelyeler gibi. Ne kadar çürük varsa ayıklayıp, içim rahat fırlatıyorum toprağa ve geriye kalanları yıkıyor, aklıyorum. Tertemiz oluyorlar, pırıl pırıl parlıyor hepsi güneş altında. Yavaş yavaş kaynamakta olan suya bırakıyorum hepsini, tertemiz bir yemek yapıyorum sisler altında ve ormanın ortasında. Tatsız tuzsuz ama tertemiz oluyor. Ayaklarımın altında erirken çürük bezelyeler, ısınmaya başlayan metal bir kaşığın içinde pırıl pırıl bir yemek tadıyorum, soğuğa dayanamayan buğusu, su olup akıyor yetişemeden dudaklarıma toprağa karışıyor.
Sen her akşam kendi davetinle şereflendiriliyorsun, altın kâse içinde yemeklerle ödüllendiriliyorsun iyi güzel de biz rüyalarımızı kemiriyoruz açlıktan. Tek kişilik dürüstlük, tek kişilik barış olamaz. Biz boğazlarken birbirimizi senin avucunda tuttuğun cılız havlamalar kulağımıza çalınmaz. Tek kişilik bir barış mezarlıkta biten bir tomurcuk. Kendinle yaptığın barıştan kan damlıyor hey küçük kız. Sen küçük beyaz narin ellerine kırmızı bir gül tutuştururken, birilerinin ciğerlerine dikenler batıyor. 1 TL'ye ihtiyacım var diyor eğer varsa. Var var olmasına. Ama bu sahnede senin işin ne. İnsan sevgisi ile doluyduk normalde, evet, zamanla vahşileştik. Tam burada, senin bakmadığın yerde, soğuk ülkede, bu çite zincirlenmiş, gece gündüz önümüze atılan tek kişilik aşkları kemirdik ve zamanla vahşileştik.
O ses de ne? Bir beden salındı boşlukta ve rüzgâr bir kanat çırpılması kadar. Sonra durdu.
Ah be güzelim, eline aldığın her şey düşüyor yere. Biriktiremiyorsun değil mi. Bu nedenle mi bu kadar kolay vazgeçiyorsun. Ellerine bakabilir miyim. Metalin kokusu ve suyun kıpırtısız soğuğunu duyuyorsun değil mi, hemen önünde duran ahşap çerçeveli pencereden. Dön arkanı birkaç basamak yukarıda, evet işte o pencere, orada ormanlar var, bizden sana, senden bize doğru binlerce damar. Duymaya çalışabilir misin kanın sıcak akışını, vazgeçmeden hemen önce.
İçim sıkılıyor! Ne güzel söylüyorsun. İçim sıkılıyor, boğazıma kadar geliyor, kusacak gibi oluyorum, yerimden kalkıyorum, yumruğumu sıkıp duvara doğru bir iki adım atıp geri dönüyorum. İçim sıkılıyor! Yüksek, dibini göremediğim bir uçurum bulsam, beklemem atlarım. Ah be güzelim, tamda içindeyiz işte, oradayız işte. Kulaklarındaki uğultu, düşen zaman işte, düşüyoruz birlikte, eninde sonunda çakılacağız yere. Ne toz kalkacak ne gürültü kopacak, yalnızca düştüğümüz yerden kırılacak zaman. Bizim için.
-Gözlerime sokmana gerek yok, nefes aldığın sürece göreceğim seni.-
İçim sıkılıyor! Ne kadar güzel söylüyorsun. Kıskanıyorum seni. Çok oldu uğramaz bana böyle cümleler. Sıkılmadığımdan değil, yaka paça kovduğumdan. Yerine bir şeyde koymadım işin kötüsü, tanımsız duruyor işte böyle anlar. Sen ne güzel söylüyorsun. Ne kadar plansız. Ama dokunmaya korkuyorum. Sıkıntının arkasında diz çökmüş bekleyeni görmeye korkuyorum. Korkmakta değil de, sıkıntını seviyorum ama öyküsünü ben yazmadım, bunu biliyorum. Ne desem ucuz bir yalan.
Kalkıp giyiniyor yavaş yavaş. Bir kaç parlak pul yuvalanıyor eteğinden. Çok değil bir kaç adım atıyor. Ne kadarsa, hepsini bırakıyor uçurumdan aşağı. Önce saçları ölüyor, henüz ulaşmadan yere, henüz kucağındayken rüzgârın, soluyor.
Toprak kaldırıyor göz kapaklarını yavaşça, üzerine düşmüş parlak bir pul yuvarlanıyor, bir taşın gölgesine gizleniyor.
Ah be güzelim, ellerimde yaşamımla toplamıştım tüm gücümü kapını çalacaktım. Vazgeçemeyeceğin birkaç tohum atacaktım pencerenin hemen önüne, becerebilirsem. Donup kaldım sen bu kadar kolay vazgeçince, sanki toprak bir buz oldu, yavaş yavaş çatlıyor ayaklarımın altında. Anlayamadım güzelim, neyi biliyordun benim bilmediğim, ya da neyi bilmiyordun benim bildiğim. Bir elimde parlak pullar, bir elimde 1 TL, ayazın ortasında koyu mavi bir deniz, kaldırımda ekmek kırıntılarını süpüren serçe kanatları. Güzel değil doğru. Ama birkaç tohum gizleyecektim, sende vazgeçemeyecektin. Ama ürkektim.
Hepsi bir yana kendimden de gizlediğim gözyaşlarım var. Sinsice akıyorlar. Sessiz mi demeliydim, giyindikleri yeşil elbisenin eteklerine işlenmiş beyaz dantellere ve yarısına kadar açık sürmeli gözleriyle sessizce geçişlerine bakarak. Boş vermeli miydim yoksa.
Birkaç parlak tohum duruyor sessizce elimde, birazdan karnına bırakacağım toprağın, bir masaldır başlayacak sonra, yeşile boyanacak dalların içinde kuşlar uyuyacak, sararacak sonra dallar ve arasında boyunlar salınacak.
Hep en son uyursun kurumuş bir ay kalır üzerine.





