
Umut yok mu? Boyun eğecek miyiz?
soL küLtür bir üç ayı daha geride bıraktı. Bu sürede bir dizi adım attık, bir dizi tartışma yaptık. Bunların ürünlerini zaman içinde göreceksiniz. Bir kısmına tanık olmaya başladınız bile.
Öncelikle son günlerde yoğun bir bombardıman yaratan Devrimden Sonra filmine değinmemiz gerek. İstanbul Nâzım Hikmet Kültür Merkezi’nin (NHKM) bir çalışması olan Devrimden Sonra, oldukça farklı bir sinema pratiği olarak yol alıyor. Bu haliyle bizim için “haber değeri” büyük.
Devrimden Sonra filmi ile ilgili güncel gelişmeler ve set haberlerini, filmde rol alan oyuncuların filmle ve setle ilgili değerlendirmelerini yansıtmaya devam edeceğiz. Bu konudaki özel talep ve yorumlarınızı bizim üzerimizden iletebilirsiniz, ya da doğrudan iletisim@devrimdensonra.com adresi üzerinden de ilgililerine ulaştırabilirsiniz. Her türlü dayanışma, katkı ve önerileriniz bekleniyor.
Tam da Devrimden Sonra’yı konuşurken, sinemanın gücü ve TV dizileri üzerine yaptığımız değerlendirmeleri de paylaşma zamanı. Onaylayalım, onaylamayalım TV izleyiciliği Türkiye’de kitlelerin büyük bölümünün en önemli faaliyeti. Sebepleri muhtelif: Sıkışma, yorgunluk, tembellik, vs. Bu konudaki tartışmamız nihayete ermiş değil: Bir yandan bu durumun değişmesi gerektiğini, bu değişmeden hiçbir dönüşümün önünün açılamayacağını düşünüyoruz, bir yandan mevcut tabloda kritik olanın bu dönüşüm olmayacağını/olamayacağını düşünüyoruz. Belki sinema bu alanda da sözünü söylemeli, hatta daha ötesi, TV dizilerinden başka sesler duyulmasının yolları üzerine düşünülmeli. Bahsettiğimiz basit anlamıyla “bir TV kanalı edinmek” değil ama... Dedik ya, tartışmamız sürüyor.
Bu farklı düşünceler bir yana, TV izleyiciliğinin temel faaliyet oluşu konusundaki saptamamız ortak. Bu noktada gözümüzü dizi-magazinciliğine ve televizyon gündemine çeviriyoruz. Zaten set emekçileri “Biz buradayız ve sorunlarımız var” deyince gözler bu yana çevrilmişti. Şimdi oraya bakmaya devam ediyoruz, edeceğiz.
Kabalaştırma riskini göze alarak, Türkiye’nin toplumsal dinamiklerini şekillendiren iki ana kanal olduğunu söyleyebiliriz. Bunlardan biri “büyük siyaset” alanıysa, ikincisi TV kanalı. Siyasetin TV üzerinden yapılanını, tartışma programlarını bir yana bırakalım, burada sözü o büyük buluşmadan, seçimden önceki son kritik haftalar belirliyor. TV ise, ağırlıklı olarak “dizileriyle” ve türlü sapkın programlarıyla her gün milyonlara şekil veriyor. Bu faaliyetin hiç değilse yayıncılığımızda konu edilmemesi büyük eksiklik değil mi? Bu mekanizmanın işleyişi, teşhiri, uyutmaya mı, yönlendirmeye mi programlandığı, hangi yönlendirmenin nasıl karşılık bulduğu… Tüm bunları mercek altına almamız gerekmiyor mu? Gerekmez olur mu…
Pabuç bırakmamak…
AKP’nin son on yılda yarattığı Türkiye tablosunda, bu gerici öznenin ülkenin kültür-sanat ortamına müdahaleleri özel bir yer tutuyor. Kentsel dönüşüm projeleriyle yerle bir edilen kültür mekanları, ağır hakaretlerle yerle bir edilen heykeller, “sanatı halka indirdik” zırıltısıyla pop kornlu tiyatro tüketimi kültürünün yaygınlaştırılması, yine aynı zırıltının kültür merkezlerini ibadethaneye çevirme faaliyetlerinde kullanılması… Saray kahvaltıları, proje rüşvetleri, başka tuhaf teşvikler ve tehditler vs. ile teslim alınan sanat insanları… Evet, AKP çok güçlü bir iddiayı geçmişe lanet okutarak kendi tekeline alıyor: Biz sanatı halka indirdik, diyorlar. Elitist kültürün tüm kibiriyle hükmettiği burjuva cumhuriyetin önceki dönem kültür-sanat alanına ilişkin yaklaşımı düşünüldüğünde geçmişe lanet okunmasına itiraz etmek mümkün görünmüyor. Ama her kemalizme küfreden de müslüman sayılamıyor…
AKP yönetiminin “sanatsal” pratiklerine yakından baktığımızda ne geçmiş dönem eleştirisinde ne de sanatı halka indirme faaliyetinde haklı bulunacak bir yan var. AKP, on yıllık pratiğinde ağır bir biçimde tanık olduğumuz din istismarını, bu alana da taşımıştır. Bu haliyle “babalar gibi satmak” dışında bu alanda herhangi bir ehliyete sahip olabileceğini düşünmemiz için bir neden yoktur. Ama bunlar bizim doğrularımız. Sormak, sordurmak gerekiyor.
2002’den bu yana yaşanan süreçte kültür-sanat alanına müdahaleler, özellikle İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti pratiği, yakın dönem gündeme girmesi beklenen saldırgan hamleler… Bundan sonra da üzerinde duracağımız başlıklar bunlar. Ve elbette bu alandaki asıl muhataplar: Sanat insanları. AKP’yi onlara da sorgulatacağız.
İki örneğimiz var elimizde, Ufuk Karakoç ve Tuğrul Keskin ile bu dönemi, teslim olmamayı, umudu konuştuk. Onlar sanat insanları, mayınlı arazinin sıkıştırılmış insanları. Sanatın direnmesinden konuşuyoruz. O da olmayacaksa, diye düşünüyoruz. Sohbetlerimizi yaygınlaştıracağız. Bundan sonra her Pazartesi yeni bir isimle buluşacağız. Farklı sanat disiplinlerinden bildik isimlerle… Boyun eğmemenin yöntemlerini konuşacağız, araştıracağız.
Sanat, spor, kültür, ideoloji… Denklemin siyaset ayağıyla tamamlanacağını biliyoruz. O ayağımız sağlam, topallamamayı öğrenmemiz gerekiyor. soL küLtür’e büyük iş düşüyor. Kimi başlıklarda tıkandığımızı biliyoruz, belli nesnel-öznel gerekçelerimiz var. Bunları saklamak, üzerini örtmek niyetinde değiliz. Ancak, biraz zaman kredisi kullanmaya da ihtiyacımız var.
Bitiş notu:
Bundan böyle SUNAK bölümümüzde de biraz farklı bir uygulamaya geçeceğiz. Bilindiği gibi bu bölümde bize gönderilen şiir-öykü ve denemeleri yayımlıyorduk. Şiir, öykü ve denemenin ayrı birer editörü vardı ve bu editörlerimizin nitelikli bir dergide yayımlanacak düzeyde buldukları ürünleri yayımlıyorduk. Gönderilenler bundan sonra da editör denetiminden geçecekler, ama artık kabul edilebilir bir çizginin üstünde görülen her ürünü yayımlamaya çalışacağız. Fakat bir koşulla: Editörlerimiz yapıt hakkındaki olumlu veya olumsuz düşüncelerini kısa veya uzun, bir biçimde belirtecekler. Birkaç notla veya bir yazıyla. Her ikisi birlikte yayımlanacak. Bize ürün gönderenler bu koşulu kabul etmiş sayılacak. Editör notuna ürün gönderenin bir kerelik cevap hakkı da bulunacak.
Tekrar buluşana kadar, hepimize kolay gelsin…





